
Filistinliler için 15 mayıs günü Nakba (felaket) günüdür. Yani Filistin halkının yerinden edilişinin, bir göçmen halk konumuna itilişinin, Filistin topraklarının sömürgeleştirilmesinin ‘yıldönümü’ olarak anılır bu tarih. 1948’de I. Dünya Savaşı’nın sonundan beri Britanya mandası olan Filistin’in %78’i Siyonist güçlerce ele geçirilmiş ve 800 bini aşkın Filistinli yurtlarından sürülmüştü. 1948’den bu yana Filistinliler dünyanın belki de en büyük göçmen halkını oluşturuyor. Toplam on milyonluk Filistin halkının neredeyse %70’i göçmen konumunda. Ancak ‘nakba’ altmış küsürüncü yıldönümü dolayısıyla gündeme gelen bir tarihsel hadise değil sadece. Aslında günümüzde de devam eden ve Filistin’in İsrail devleti tarafından kolonize edilmesi olarak tanımlanabilecek bir süreç.
İsrail’in en büyük başarısı, kendi sömürgeci projesini, yani Filistin topraklarının adım adım işgal ve kolonize edilerek Filistin halkının göçmenliğe mahkûm edilişini bir ‘uluslararası çatışma’ olarak sunabilmesi ve üstelik bunu kabul ettirebilmesidir. Uluslararası basında ve diplomasi çevrelerinde hâkim olan ve popüler ‘sağduyu’ nezdinde fazlasıyla kabul görüp yerleşen bu yaklaşıma göre Filistin meselesi, yani işgal ve kolonizasyon, iki taraflı (İsrail- Filistin) bir uluslararası çatışma ya da ihtilaf (conflict) konusudur. Sorunun çözümü de ancak ‘tarafların’ her ikisini de tatmin edebilecek bir orta yolun, bir optimum çözümün bulunmasıyla mümkün olabilecektir. Böylesi bir ‘çözüm’ anlayışı ise Anglo-Saksonların conflict resolution dedikleri alanın konusunu oluşturur. Çözüme ulaşılabilmesi için iki ‘taraf’ta da ‘aşırıların’ tecrit edilmesi ve ‘ılımlıların’ masaya oturtulması icap eder. Biraz şematize edilmiş gibi görünse de Filistin meselesine yaklaşımın egemen, yerleşik çerçevesi bu minvaldedir.
Filistin’in sömürgeleştirilmesinin bir uluslararası ihtilaf/conflict olarak tanımlanmasıyla artık işgal eden ve edilen değil de ‘taraflar’ vardır sadece, taraflar içinde de ‘şahinler’ ve ‘güvercinler’. Böyle olunca da mağdur ile fail arasında pek bir ayrım ya da fark kalmaz, kalmayınca da saldırganın yol açtığı insani felaketin hesabı pekâlâ saldırıya uğrayana kesilebilir. Zaten İsrail’in Filistinlilere uygulanan şiddeti meşrulaştırmak için onları insandışılaştırıp neredeyse topyekûn bir ‘terörist halk’ olarak algılatmaya çabaladığı ve bunda da hayli başarılı olduğu aşikâr. Filistin meselesinin tarihine ve bugününe dair kendi bütüncül yorumunu böylesine kabul ettirebilmiş olması, İsrail’in uluslararası sistemdeki özgün konumu ve gücüyle alakalı elbette. Yanlış anlaşılmasın: Kastedilen kadir-i mutlak bir ‘İsrail lobisi’nin her yere uzanan kolları değil tabii ki, onun uluslararası sistemdeki pozisyonu. Kırk küsür yıl önce Marksist tarihçi Marcel Liebman, İsrail’in bölgedeki özgün konumunu şöyle tarif ediyordu: “İsrail ve emperyalizm arasındaki ilişki bir birimin kendisi dışındaki bir kategoriyle kurduğu türden bir ilişki değil. İsrail ile emperyalist cephe arasında […] bir ittifak yok. İsrail, zaten emperyalist cephenin içerisinde yer alıyor.”
Oysa Filistin meselesi bir ‘bölgesel çatışma’ ya da ‘uluslararası sorundan’ ibaret değil. Filistin halkının altmış küsür yıldır yaşadığı trajedinin ‘küresel’ bir önemi var. Dünyanın en büyük toplama kampı haline gelen Gazze, Batı Şeria’yı boydan boya kateden duvar, tıpkı işgalcilerin ve işbirlikçilerinin şık Bağdat’ını avam Bağdat’ından ayıran yeşil hat gibi, günümüzün aşırılıklarından ibaret değil. Bunlar olağanlaşan ve adeta kaideyi tayin eden istisnalar. İşgal altındaki Irak’taki yeşil hatlı Bağdat nasıl 21. yüzyılın kapitalist barbarlığının model şehriyse, Guantanamo nasıl model hapishaneyse Filistin de modern savaş ve siyasetin bir modeli adeta.
Hayır, abartı değil. Kurbanların ‘tehdit’, bir ‘güvenlik sorunu’ olarak gösterilmesi, bir halkın bir bütün olarak terörist ilan edilmesi, sivil-asker ayrımını berhava eden askeri yöntemler ve sınırsız savaş perspektifi, oğul Bush ve ekibi daha iktidara gelmeden önce İsrail tarafından işgal edilmiş Filistin topraklarında geliştirilmişti. Bu anlamda Filistin halkına karşı yürütülen savaş, karşısında sınırsız ve önleyici bir savaş sürdürmenin vazgeçilmez olduğu ve tek amacı medeniyeti yıkmak olan ‘barbarlara’ karşı sürdürülen yeni emperyal savaşların bir arketipi sayılmalı.
İsrail, Filistinlilere uygulanan şiddeti meşrulaştırmak için onları insandışılaştırıp adeta bir ‘terörist halk’ olarak algılatmaya çabalıyor. Böylece dünyanın en güçlü beşinci silahlı gücü ve ‘nükleer kulübün’ üyesi İsrail, işgal altındaki silahsız bir halka karşı ‘aktif savunma’, ‘nefsi müdafaa’ ya da ‘hayatta kalma savaşı’ verdiğini iddia edebiliyor. İsrail, George Orwell’in yenikonuş’una rahmet okutuyor neredeyse. Bu anlamda Filistin, her türlü direnişin daha baştan ‘terörizm’ damgasını yemeğe mahkûm edildiği, her türlü toplumsal muhalefetin iç ve dış şer odaklarına ve ‘terörizme’ bağlandığı günümüzün hâkim ‘güvenlik’ ve anti-terör’ ideolojisinin arketipi adeta. İsrail sadece Batı Şeria ve Gazze’yi dev hapishanelere, gettolara dönüştürmekle kalmıyor ülkesini kendi nüfusu için de bir hapishaneye, bir yeraltı sığınağına, Michel Warschawki’nin deyimiyle bir ‘açık mezara’ dönüştürüyor. Filistin, her yanı kameralarla çevrilmiş, her anı ‘vitrinde yaşanan’ çağımızın gözetim toplumunun bir modeli.
Bundan bir müddet evvel dönemin Savunma Bakan Yardımcısı Motan Vilnai eğer militanlar Gazze’den İsrail’e ‘saldırmaya’ devam ederse Gazze halkının bir ‘shoah’ ile karşılaşacağını buyurmuştu. Shoah İbranice’de holokost ya da soykırım için kullanılan kelime. Tarihin belki de en korkunç soykırımına tabi tutulmuş bir halk adına konuştuğunu iddia eden bu şahıs bir başka halkı kitlesel kırımla tehdit ederken sadece kendi ahlaki düşüklüğünü değil, içerisine yuvarlandığımız barbarlık döngüsünü de ortaya koyuyor.
Evet, Filistin 21. yüzyılın kapitalist barbarlığı koşullarında insanlık durumu için bir turnusol testidir. Filistinliler sadece kendilerini özgürleştirmenin yükünü değil, günümüzde insanlığın karşı karşıya olduğu ve yüzsüz iktidarların ‘evrenselcilik’ ve ‘hümanizm’ etiketiyle yaydıkları bütün yanılsamaları berhava etme yükünü de taşımaktalar. Bu anlamda Filistinliler günümüzün ‘dünyanın lanetlileri’dir. Filistinlilerin maruz bırakıldıkları koşullar ve İsrail’in söylem ve eylemi bugüne ‘ışık tutuyor’ o halde.
Filistin’de ya da ‘bölgenin’ diğer köşelerinde yaşananlar bir istisna, geçmiş siyasi ve kültürel çatışmaların fosilleşmiş bir kalıntısı değil, ‘eksik’ ya da ‘geç’ modernleşmenin, geri kalmışlığın, gelenekselliğin, modası geçmiş bir emperyalizmin ürünlerinden bahsetmiyoruz. Filistin, eğer müdahale etmezsek, karşı koymazsak gelecekte bizi bekleyen karanlığın bir ‘müjdecisi’, imdat frenini çekmediğimiz takdirde düşeceğimiz, kıyısında bulunduğumuz uçurum. Filistin her yönüyle sömürgeleştirilmiş, kolonize edilmiş bir geleceğin arketipi. ‘Nakba’nın artık geçmişte kaldığını, ‘geleceğe bakabilmek’ için artık aşılması, geride bırakılması gereken tarihe ait bir hadise olduğunu söyleyenler çok. Filistinlilerin artık bir ‘post-nakba’ döneminde yaşadığını söyleyenlere inat, Filistinlilerin ve onların şahsında bütün insanlığın da nakba, yani felaket çağında, olağanüstü hal altında bulunduğunu haykırmak elzem. İçinden geçtiğimiz felaketin/olağanüstü halin karşısına ancak mankubin’e, yani felakete uğramışlara ait başka, gerçek bir olağanüstü halle, büyük ve heyecan verici bir ütopyayla durabiliriz.
Not: Yakın zamanda İsrail parlamentosu Knesset, Nakba’yı anma etkinliklerine ciddi kısıtlar getiren, neredeyse onları yasaklayan bir yasayı onayladı. İsrail yönetimi her işgalci, her zorba gibi toprağa el koymakla yetinmiyor, insanların kolektif hafızasına da el uzatıyor…
(Bu yazı, belli değişikliklerle, bundan iki sene önce yayımlanmıştı.)

“Bölgesel güç Türkiye” fikriyatının duayenlerinden Cengiz Çandar’ın Reyhanlı katliamı hakkındaki yazısı, insanın kanını donduran bir büyük gafa imza attı. Çandar yazısında, Reyhanlı’daki can kayıplarını “Ortadoğu politikasında etkili bir aktör olmanın kaçınılmaz maliyetlerinden biri” olarak değerlendiriyordu.
Aslında “gaf”, pek isabetli bir ifade değil. “Gaf”, Türk Dil Kurumu’nun Büyük Türkçe Sözlüğü’nde, “yersiz, beceriksiz, zamansız söz veya davranış, patavatsızlık, pot” olarak tanımlanmış. Çandar gibi deneyimli bir gazeteci-yazar söz konusu olduğunda, Reyhanlı’daki ölümlerin bir “kâr-zarar” analizine, bir maliyet hesabına konu edilmesinin sıradan bir dikkatsizliğin, hatta patavatsızlığın eseri olamayacağı kanaati ister istemez oluşuyor. Basit bir dil sürçmesiyle değil, belki biraz beceriksizce ifade edilmiş olsa da, oldukça “rasyonel”, yani ölçülüp biçilmiş bir argümanla karşı karşıyayız.
Çandar’ın biraz daha dikkatli bir dille ifade etse belki bu kadar tepki çekmeyecek argümanı ortada: Amiyane tabirle “kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez (Çandar’ın zamanında özel danışmanı olduğu Turgut Özal, bunu kendine yaraşır bir zarafetle, “bir koyup üç almak” şeklinde ifade ediyordu).” Kaz, Türkiye’nin “Ortadoğu politikasında etkili bir aktör” olması, tavuksa Reyhanlı’da canından olan insanlardır. Büyük güç olacaksak, Reyhanlı katliamı da “olur böyle vakalar” kabilindendir.
Kafanız bölgesel güç olma hayalleriyle dolmuşsa, kendinizi emperyalizmin bu en çiğ maliyet hesaplarını da gönül ferahlığıyla, hiç gocunmadan yapar bulursunuz. 1996 yılındaki bir mülakatta ABD’nin BM’deki temsilcisi olan Madeleine Albright’a, Irak’a karşı yürütülen cinai ambargo hakkında bir soru yöneltilir. Soru şu şekildedir: “Ambargo nedeniyle Irak’ta yarım milyon çocuğun öldüğü söyleniyor. Bu Hiroşima’da ölen çocukların sayısından bile fazla. Buna değer mi?”. Allbright’ın cevabı, Çandar’ın yazısını hatırlatıyor: “Bize göre bu ödenmesi gereken bir bedeldi.” Evet, ABD için Irak’ta yarım milyon çocuğun ölmesi, “Ortadoğu politikasında etkili bir aktör” olmanın “kaçınılmaz” bedeliydi.
Emperyal şişinmenin, “büyük Türkiye” söylemlerinin geçer akçe olduğu günümüzde emperyalizme has pervasızlığın, insanları “işletme maliyeti” olarak gören ahlaki düşüklüğün yaygınlaşması gayet normal. Neden şaşırıyoruz ki?

Reyhanlı katliamının ardından adet olduğu veçhile bir “senaryo” enflasyonu yaşanıyor. Hemen herkes kendi meşrebine, yani kendi siyasal perspektif ve ajandasına uygun faillere işaret ediyor. Saldırının olası sonuçlarının ne olabileceği ve en önemlisi bu sonuçlardan kimin istifade edeceği üzerine spekülasyon ve rivayet muhtelif. Kendinden menkul stratejistler, “terör uzmanları”, bilumum siyasal yorumcu da bu telaşa şehvetle iştirak ediyor, binbir korku ve dehşet senaryosunu önümüze koyuyor. Bu senaryolar arasında özellikle ikisinin öne çıktığı aşikâr:
1) Saldırı Türkiye’ye bir gözdağı vermek isteyen, “rüzgâr ekersen fırtına biçersin” imasında bulunan Suriye rejiminin işidir. Saldırının olası sonucu, AKP hükümetinin Suriye politikasının kamuoyu nezdinde daha fazla sorgulanması ve itibar yitimine uğraması olacaktır. Reyhanlı sonrasında AKP’nin Suriye’deki çatışmaya aktif angajmanı ciddi bir eleştiri konusu olacak ve kamuoyunda “izolasyonist” denebilecek bir hava hâkim olacaktır. Rusya ile bir uzlaşı arayışındaki ABD’den zaten istediği ölçüde aktif destek bulamayan Türkiye, Suriye konusunda daha sakınımlı bir tutuma ister istemez yönelecektir.
2) Saldırı, Türkiye’yi Suriye’deki çatışmaya doğrudan dahil kılmaya dönük bir provokasyondur. Muhalefetin kimi unsurları, Türkiye’yi Suriye’ye çekmek amacıyla kamuoyunda büyük bir öfke ve tepkiye yol açacak, hükümeti sert tepki vermeye kışkırtacak böylesi bir saldırıyı planlamıştır. Bu saldırıda kendi “bölgesel güç” olma hevesleri için vesile arayan AKP’nin parmağı bile olabilir. Olmasa da AKP böyle bir saldırıyı vesile kılabilir. Neticede Reyhanlı, Türkiye’nin bir nevi 11 Eylül’üdür, onu Suriye savaşının doğrudan bir parçası kılmaya dönük bir provokasyondur.
İki senaryonun kendince makul gerekçeleri var. İkisi için de türlü açıklamalar, kanıtlar sunulabilir. Her ikisi de parçaların bir birine tam oturduğu bir yapboza benzetilebilir. Dolayısıyla bu iki ihtimali de zihnimizin bir tarafında tutmakta (bu iki senaryodan hangisine öncelik versek de) yarar var. Yeter ki siyaseti bir yapboza benzetmeyelim. Malum bir yapbozda her parça birbirini tamamlar, parçalar adeta birbiri için yaratılmıştır, hepsi birbirine “cuk oturur”. Toplumsal süreçlerde ise parçalar çelişkili bir bütünlük arzederler. Yani bir parçayı diğerine eklediğimizde birbirini hem bütünleyen hem de birbiriyle çelişen dinamikler açığa çıkar. İki parçanın birleşmesi, diğer parçaları farklı yönlere hareket ettirir. Yani toplumsal süreçlerin çelişkili doğası onlara sabit bir yapboz gibi düşünmemize el vermez. Parçalar birbirini tamamladığı gibi birbiriyle de çatışır, parçalar hareket halindedir. Dolayısıyla saldırının ardında kimler bulunabileceğine dair zihni egzersizleri siyasal meseleleri kavrayışımıza aman teşmil etmeyelim. Siyasete “konspirasyon senaryosu” gibi yaklaşırsak çuvallarız. Her parçanın bir diğerine tam oturduğu, kendi kendini açıklayan fazlasıyla “düz” bir siyasi kavrayışa sahip oluruz.
Dolayısıyla bizi en iyi ihtimalle ancak reaksiyoner bir tutuma sürükleyecek ya da paralize edecek senaryoyu, rivayeti bırakıp siyasete dönmek elzem. Yukarıdaki iki versiyondan hangisi geçerli olursa olsun, Reyhanlı sonrasında almamız gereken tavır açık olmalı:
1- Savaş kışkırtıcılığına izin vermeyelim. Türkiye, “bölgesel güç olma”, emperyalist zincirde bir üste atlama emeli doğrultusunda söz konusu saldırıyı bir vesile olarak kullanabilir. Buna geçit vermemeliyiz. Türkiye’nin Suriye’ye dönük olası bir askeri maceraya girişmesine karşı bir barış duvarı örmeliyiz.
2- AKP hükümeti uzun zamandır Suriye’deki halk hareketini kendi jeostratejik çıkarlarına uygun bir biçimde kullanmaya çalışıyor. Türkiye’nin (tıpkı Körfez ülkeleri ve Suudi monarşisi gibi) Suriye’deki halkın meşru demokratik talepleriyle bir ilgisi yok. Bu ülkeler ayaklanmayı bölgedeki jeostratejik rekabette ellerindeki bir koz olarak görüyor sadece. AKP’nin diktatörlük karşıtı halk hareketini yozlaştıran, onu neticede bir mezhep çatışmasına sürükleyen politikalarını teşhir etmeliyiz.
3- AKP hükümetinin dış siyasetine karşı dururken Esad’ın mazeretçisi haline gelmekten sakınmalıyız. Solun bir bölümü “düşmanımın düşmanı dostumdur” gibi mekanik bir kavrayışla, AKP’ye karşı olmak adına Suriye’deki rejimin argümanlarına sarılıyor, Esad rejimine neredeyse kefil oluyor. Solu hem politik hem de (daha önemlisi) moral bakımdan iflasa sürükleyecek bu tutumdan uzak durmalıyız.
4- Suriye’de demokratik bir dönüşümden yana olan, diktatörlük rejimine de mezhepçi kamplaşmaya da olası bir emperyalist müdahaleye de karşı olan güçlerle ilişkilerimizi geliştirmeliyiz. Halk hareketinin bir parçası olan sol güçlerle (evet böyle güçler var) daha yoğun iletişim ve dayanışma içerisinde olmalıyız.
5- Reyhanlı sonrasında görülen göçmen karşıtı tavır ve saldırılara karşı açık bir tutum almalıyız. AKP hükümetinin kendi çıkarları doğrultusunda Suriye’deki bazı silahlı gruplara şu ya da bu yolla destek veriyor oluşu, Suriye’deki çatışmadan kaçan göçmenleri düşmanlaştıran bir tutumun mazereti olamaz. Türkiye’nin göçmenleri diplomatik bir koz olarak gören ve işine geldiği gibi kullanan pragmatist tavrına karşı sınırların Suriye’den kaçan herkese açılmasını savunmalıyız. Suriyeli göçmenlerin kaldığı kamplar ulusal ve uluslararası denetime tabi olmalı, sığınmacıların tüm ihtiyaçları karşılanmalı. Kaldıkları çadırlarda yanarak can veren, ucuz işgücü olarak sömürülen tüm göçmenler kardeşimizdir. Popülist saiklerle (neticede ancak milliyetçiliğin ekmeğine yağ sürecek) göçmen karşıtlığının kaşınmasına asla izin vermeyelim.
Siyaset bir yapboz değil, bir senaryo hiç değil. Kimi zaman çelişkili görünen görevlerle karşı karşıyayız. Ancak solun hem Türkiye’de hem de bölgede bütünlüğünü muhafaza etmek ve geliştirmek istiyorsak, daha önemlisi, solu egemenlerin şu ya da bu versiyonunun payandası haline getirmek istemiyorsak bu ilk bakışta çelişik gibi görünen görevlerin tümünü birden üstlenebilmeliyiz.

Taksim Meydanı’na konan siyaset yasağı, 1 Mayıs öncesinde yaşanan inşaat-çukur tartışmasının nasıl bir abesle iştigal olduğunu, siyasi iktidarın meydanı 1 Mayıs kutlamalarına kapamasının ardında “teknik” değil, siyasi gerekçeler olduğunu hemen herkese göstermiş olmalı. Bu hususta zaten çok şey yazıldı çizildi. Taksim’in AVM’leştirilmesinin ardında toplumsal muhalefeti sürgün etme, görünmez kılma, yeni yapılacak steril-yapay alanlara kapatma anlayışının olduğu bizzat başbakanın ağzından ifade edildi. Taksim haricinde Kadıköy’ün de önümüzdeki dönemde kitle gösterilerine kapatılacağı bile açıkça ve küstahça dillendirilebiliyor. Çağlayan Adliyesi daha şimdiden kaybedilmiş durumda. AKP hükümetinin yürüttüğü devasa kentsel dönüşüm projesi, toplumsal muhalefeti sentetik meydanlara, ABD’de “serbest konuşma alanları” ya da kafesleri denen alanlara tıkmayı, direnişlerin kent mekânıyla bağını kesmeyi hedefliyor.
Yani tehlike büyük; ancak açıkçası Taksim Meydanı’na, şehrin bu en görünür alanına konulan siyaset yasağına solun ve toplumsal muhalefet güçlerinin şimdiye kadar açık ve derli toplu bir yanıt üretebildiğini söylemek güç. Bir iki gösteri polis güçlerini aşarak bu yasağı fiili olarak deldi elbette. Fakat hepimiz için önemli olan, bu yasağı öyle bir an için fiilen kırmak değil, onu toplumun geniş kesimleri nezdinde itibarsızlaştırarak işlemez kılmak. Bunu başarabilirsek kent mekânını toplumsal mücadelelerden arındırmaya dönük daha genel projenin karşısına da dikilebileceğiz.
Aslında hükümetin yasağı göründüğünden çok daha zayıf. Belki de zamana ve Taksim’in AVM’leştirilmesinin “doğal” sürecine bırakılsa fiilen ve kendiliğinden geçerli olacak “arındırma-sterilizasyon” işlemini “yasakla” dayatmak, sanıldığının aksine, onun işini zorlaştırıyor. İktidar sarhoşluğuna yorulabilecek bir hata, belki de kendinden çok emin olmanın verdiği küstahlığın eseri bu yasak. Taksim’de ve İstiklal Caddesi’nde böyle bir siyaset engelinin uygulanmasının teknik güçlükleri bir yana bu yasağın toplumsal meşruiyeti de çok cılız. Hemen her gün irili ufaklı gösterilere gazlı tazyikli sulu müdahalede bulunmak egemenler açısından dahi sürdürülebilir bir durum değil. Yeter ki itiraz edelim.
Yani Taksim’i siyasete kapatma çabası pekâlâ tersine çevrilebilir. Taksim vesilesiyle toplumsal muhalefet güçlerinin kriminalize edilmesine ve AKP hükümetinin otoriterizmine karşı güçlü bir itiraz yükseltmek mümkün. Ancak parçalı, dağınık, kesintili, hatta son günlerde sosyal medyada yaygınlaşan tipte anonim eylemlerle yasağı işlevsiz kılmak zor, neredeyse imkânsız. Solun ve bütün toplumsal muhalefet güçlerinin, karşı karşıya olduğu meydan okumanın kapsamı karşısında çok daha bütünlüklü bir cevap ortaya koyması gerekiyor. Toplumsal muhalefetin belirleyici yapılarının (mesela DİSK’in, KESK’in, TTB’nin, TMMOB’un) merkezinde olacağı ve Taksim’i şu ya da bu şekilde kullanmış bütün muhalefet güçlerini seferber edecek bir birleşik kampanya çerçevesinde gerçekleştirilebilecek birkaç büyük kitle eylemi, AKP’nin yasağını tuzla buz edecektir. Kamuoyunu yasanın anlamsızlığı hususunda ikna edecek, yasağın hükümetin otoriter yöneliminin bir ifadesi olarak teşhir edecek bir kampanya bağlamında gündeme gelecek açık, meşru ve kitlesel bir-iki eylem Taksim yasağını ortadan kaldırmak için yeterli olacaktır. Şurası açık: 1 Mayıs günü Taksim için sergilenen ısrar ve kararlılık, solu ve toplumsal mücadeleleri şehrin merkezinden silme arayışına karşı da ortaya konabilmeli. Kentin merkezini terk etmemek, hepimize dayatılan siyaset yasağını parçalamak gerekli. Sandığımızdan çok daha güçsüzler.

1890 yılında, Lonra’da Hyde Park’ta gerçekleştirilen ilk 1 Mayıs kutlamalarında Eleanor Marx, işçilere, “bu son değil, mücadelenin daha sadece başlangıcı” diye sesleniyordu: “Buraya gelip sekiz saatlik iş günü talebini dillendirmemiz yetmez. Altı gün boyunca günah işleyip sonra yedinci gün kiliseye giden Hıristiyanlar gibi olmamalıyız. Davamız için her gün çalışmalıyız.”
Bu kutlamadan neredeyse otuz yıl sonra Lev Troçki, 1918 yılının 1 Mayıs günü, yani çiçeği burnunda Rus devriminin ilk 1 Mayıs bayramında günün mana ve ehemmiyeti hususunda şu kritik hatırlatmada bulunuyordu: “1 Mayıs bayramına atfedilen esas görev, ekonomik bir kategori olarak işçi sınıfını kelimenin sosyolojik anlamında işçi sınıfına dönüştürme, yani tüm çıkarlarının bilincinde olan ve proletarya diktatörlüğü ve sosyalist devrim için çabalayan bir sınıf yaratma sürecini kolaylaştırmaktı.” Troçki’nin sözlerini sadeleştirelim: 1 Mayıs basit bir “bayram” günü değil; belli bir sosyal kesimin bütün topluma katkılarının hürmet ve minnetle hatırlandığı bir “korporatif” anma etkinliği de değil. (Böyle “korporatist” 1 Mayıs kutlamalarını faşistler de düzenlemekte hiçbir beis görmemişlerdir, unutmayalım.) Yani 1 Mayıs öğretmenler günü, eczacılar günü ya da şoförler günü ayarında bir kutlama etkinliği hiç değil. Bu nedenle Eleanor Marx, yukarıda anılan konuşmasında, “bu akşam burada sadece bir sendikacı olarak değil, aynı zamanda bir sosyalist olarak da konuşuyorum” diye özellikle vurguluyordu.
1 Mayıs başından itibaren esas itibariyle politik bir etkinlik oldu. Chicago Haymarket’te sekiz saatlik iş günü için toplanan işçilere yönelik provokasyondan üç sene sonra, 1889 yılında, Sosyalist Enternasyonal Kongresi tarafından işçi sınıfının bir “uluslararası eylem günü” olarak belirlenmişti 1 Mayıs. Sekiz saatlik iş günü talebi bu eylem gününün merkezi teması olacaktı. Üstelik aynı gün tüm ülkelerde işçilerin aynı anda yaptıkları gösterilerle proletaryanın “evrensel” bir sınıf olduğu iddiası da somut bir görünüm kazanmış olacaktı. Rosa Luxemburg‘un ifade ettiği gibi, bu “proleter kutlama” sırasında gerçekleştirilecek grev ve gösteriler, işçi sınıfının kendi gücünü fark etmesinin ve pekiştirmesinin bir vesilesi olacaktı. “Gerçekten” diye yazıyordu Rosa, “işçilere, kendi kendilerine kararlaştırdıkları bir anda, kitle halinde işi bırakmaktan daha fazla cesaret ve kendi gücüne güven duygusunu ne verebilirdi? Fabrikaların ve atölyelerin ebedi kölelerine, kendi öz birliklerini toplamaktan daha fazla ne cesaret verebilirdi?”
İşçi sınıfını, Troçki’nin deyimiyle, “salt bir ekonomik kategori” olmaktan çıkartacak şey, işte 1 Mayıs’ın vesilesi olduğu bu “cesaret”, bu özgüvenden başka bir şey değildi. Sermayenin neoliberal kapitalizm devrindeki küstahlığı karşısında bugün bu özgüven ve cesarete en az 19. yüzyılın sonundaki kadar ihtiyacımız var. İşçi sınıfının parçalandığı, atomize edildiği, kolektif eylem ve örgütlenme kapasitesinin onca tırpanlandığı koşullarda Rosa’nın 1 Mayıs’a atfettiği anlam belki her zamankinden fazla güncelliğini koruyor.
Hepimiz biliyoruz elbette: 1 Mayıs zamanla dünya proletaryasının, bu “evrensel sınıfın” mücadele aracı olmaktan çıkıp tek tek her ülkenin işçilerinin kendi yerel çıkarları için verdikleri mücadelenin bir aracına dönüştü, yani tabir caizse “ulusallaştı”. 1 Mayıs’ın enternasyonal muhteva ve yöneliminin akamete uğraması tam da bu günün hususiyetini ortadan kaldırıyordu aslında. Engels mesela, 1890 yılında 1 Mayıs’ın bu enternasyonalist içeriğini özellikle vurgulayarak “ben bu satırları yazarken Avrupa ve Amerika proletaryası (…) ilk defa ‘bir’ bayrak altında ve sekiz saatlik iş günü gibi ortak ‘bir’ taleple, tek ‘bir’ ordu olarak seferber oluyor. (…) Bugün karşı karşıya olduğumuz manzara, bütün ülkelerin kapitalistleri ve toprak sahiplerinin, bütün ülkelerin proletaryasının gerçek anlamda birleşmiş olduğunu anlamasını sağlayacak” diyor ve hemen sonrasında şöyle hayıflanıyordu: “Keşke Marx da bunu kendi gözleriyle görebilseydi.”
İşte enternasyonal 1 Mayıs “millileşirken” zamanla kelimenin apolitik anlamında bir “bayram”, daha doğrusu bir tatil günü olarak kutlanmaya başlandı. Başta Almanya olmak üzere birçok Avrupa ülkesinde sosyal demokrat partiler işçi bayramını 1 Mayıs haftasına denk düşen pazar günlerinde gerçekleştirilecek bir kutlamaya indirgediler. 1 Mayıs bir dizi ülkede tedricen “devletlû” bir nitelik de kazanmaya başladı. Resmi bir tatil günü haline gelen 1 Mayıs, gösteri ve grevlerin damgasını vurduğu bir gün olmaktan çıktı; politik muhteviyatını önemli ölçüde kaybetti. 1 Mayıs’ın ehlileşmesi tehlikesine farklı eğilimlerden devrimciler sürekli olarak ve tekrar tekrar işaret ettiler gerçi. Mesela Nestor Makhno, 1928 yılında, 1 Mayıs’ın bir tatil günü haline getirilmesine itiraz ediyor ve bugünün “ezilenlerin hayat ve mücadelesinde yeni bir dönemin işareti” olduğunu vurguluyordu.
Gariptir; Türkiye’de solun ve sınıf hareketinin yaşadığı bütün yenilgilere, toplumsal mücadelelerin cılızlığına rağmen ya da belki de bütün bu melanetlere inat 1 Mayıs, dünyanın birçok ülkesinden farklı olarak hep tarihsel ağırlık ve önemine uygun bir kararlılık ve coşkuyla kutlanageldi. 1 Mayıs bir türlü ehlileşmedi. Ancak 1 Mayıs’ın yakın zamanda “Emek ve Dayanışma Günü” adıyla resmi bayramlar arasına katılması, böyle bir ihtimali gündeme getiriyor ister istemez. Yanlış anlaşılmasın, 1 Mayıs’ın devletçe kabul edilen bir gün haline gelmesi, elbette başta işçi hareketi olmak üzere toplumsal muhalefetin bir kazanımı. Ancak bu yeni durum, 1 Mayıs’ın siyasal içeriğine dair daha önce pek mevcut olmayan bir kafa karışıklığını da gündeme getiriyor. 1 Mayıs “ideolojik” olmayan bir güne, sade suya tirit bir işçi bayramına, siyasi içeriği bulunmayan bir güne çevrilmek isteniyor. 1 Mayıs’a “marjinal” sol-sosyalist grupların damga vurması rahatsızlık yaratıyor, “1 Mayıs ideolojik grupların hegemonyasından kurtarılmalı” deniyor. Tam olarak itiraf edilmese de, resmi “Nevruz” misali devlet ricali öncülüğünde kutlanacak, ana teması “sosyal barış ve diyalog” olacak milli bir 1 Mayıs isteniyor.
1 Mayıs’ın “resmi bayram” olması hiçbirimizi yanıltmasın. “Düzen partisi” 1 Mayıs gününü ilk fırsatta yeniden kriminalize etmek, gayrimeşrulaştırmak için hazırda bekliyor. Bu olmazsa, yani işçi bayramını yeniden “polisiye” bir vaka haline getiremezlerse 1 Mayıs’ı, kendi deyimleriyle, “marjinal kesimlerin gövde gösterisi” olmaktan çıkartmaya, işçi bayramını “devletin milletle bütünleşmesinin” bir yeni vesilesi olacak şekilde siyaseten içeriksizleştirmeye çalışacaklar, çalışıyorlar zaten.
İlk tehlike kadar ikincisine karşı da uyanık olmamız gerek. Dahası, 1 Mayıs’ta sınıfın birliği vurgusunu bozacak her türlü örgütsel pragmatizmden, ayak oyunlarından da uzak durmak lazım. 1 Mayıs’ın bütün dünyayı alt üst etmeye talip bir sınıfın mücadele günü olduğunu ısrarla hatırlatmalıyız. 1 Mayıs’ın politik içeriğini, yani kızılını (ama elbette karasını, morunu, yeşilini ve gökkuşağını da) kararlılıkla savunmalıyız. Lenin‘in yüz küsur yıl önce 1 Mayıs vesilesiyle işçilere yaptığı çağrı bugün de güncelliğini koruyor çünkü: “Yoldaş işçiler! Öyleyse vakti gelen son kavga için iki kat enerjiyle hazırlanalım! Sosyal Demokrat proletaryanın saflarını daha da sıklaştıralım! Proletaryanın sözü daha uzak meydanlarda yankılansın! İşçilerin talepleri için mücadele her zamankinden daha büyük bir cesaretle sürdürülsün. 1 Mayıs kutlaması davamıza binlerce yeni savaşçı kazansın ve bütün insanların kurtuluşu için, sermayenin boyunduruğu altında çalışan bütün herkesin özgürlüğü için yürütülen büyük mücadeledeki güçlerimizi daha da büyütsün!”
Eleanor Marx, ilk 1 Mayıs mitingindeki kısa konuşmasını, Shelley’in 19. yüzyılda İngiltere’deki en büyük işçi katliamlarından biri olan Peterloo sonrasında yazdığı şiirden dizelerle bitiriyordu:
“Uykudan uyanan mağlup edilemeyecek sayıdaki
aslan gibi ayağa kalkın,
zincirlerinizi yere siz uykudayken üzerinize düşmüş
çiğ damlaları gibi silkeleyin,
Siz çoksunuz – onlar az.”

A few months ago, in January 2013, an accident in a steel factory of Gaziantep, a bordering town in southwest Turkey, claimed the lives of seven workers. Under normal circumstances such news would have passed unobserved and eventually forgotten; Turkey is after all a country in which workplace accidents in factories are a daily, albeit silent, occurrence. But this time two among the seven workers were Syrians. And like most Syrians, they were unregistered, insecure, and deprived of any protective measures while on duty.
Syrian refugees, numbering in the hundreds of thousands, are the new source of manpower in southern factories. Employed outside any state regulation, they are desperate enough to accept work for any pay and condition. In a word, they are cheaper than local labour and Kurdish seasonal workers. Another very telling episode is that of a factory in Adıyaman where employees on strike are voicing concerns that they face the sack and replacement by cheaper and more submissive Syrian refugees. In a war of poor against poorer, local workers already uneasy with aid and facilities provided by the government to the refugee camps are now afraid to lose their jobs, while traders and merchants lament their plummeting revenues from exports and tourism in Syria. For the population of southern Turkey, the struggle against Bashar Al-Assad is simply a catastrophe. And for this catastrophe they are blaming the Erdoğan government, and his support to the Syrian opposition.
But while Erdoğan’s on-going endorsement of the Syrian opposition is more than obvious, it is also clear that toppling the status quo was not previously a pressing necessity for the Turkish leadership. Since the opening of trade with Syria in the early 2000s, exports towards Syria tripled in the space of 7 years to more than two billion USD and - right before the uprising started - they were forecast to double again by the end of 2015. Now exports in Syria dropped by 66.5% in 2012, with peaks of 100% losses in cities like Hatay and Gaziantep. If trade was skyrocketing, direct investment was just about to start, as well as ties between the business elites supporting both governments. Although the liberalizing reforms of Bashar had so far attracted a mere figure of 18 private firms opening their business in Syria - mainly in pastry manufacture, cement production, and hospitality – by 2011 the stakes had been raised.
One example was the massive Taj Halab project, a giant mall of a 150,000 square meters area directly outside Aleppo. This would have been a 180 million USD joint venture between the Syrian Sham Holding, and the Turkish Rönesans İnşaat - a construction company active in countries like Ukraine, Turkmenistan, Libya and Russia. Major contracts for the water system too had just been awarded to Turkish companies. Needless to say, all plans and construction have stopped. The issue now is how to salvage the business interests they represent.
When discussing a Turkish role in post-conflict Syria, it is important to keep in mind that it is not a ‘neo-Ottoman’ ideology or ‘imperial’ nostalgia guiding Turkey’s foreign policy; nor will mere Islamist solidarity be driving what we can expect to be Turkey’s consistent role in war-battered areas.
Simplified media narratives tend to borrow the argument that the AKP’s Islamist roots inevitably sustain a dream to revive the Ottoman Empire and, eventually, support its Arab Sunni brothers. But behind Davutoglu’s assertive regional strategy, there is a wealth of Turkish capitalists who are increasingly investing abroad and looking for new opportunities to expand Turkish capital. This is because of the very nature of the AKP, a party that emerged as a winner in the late nineties after a decade of short-term governments and political instability. It was the AKP that solved the crisis of power for a new capitalist class without political representation by securing new investors who needed new policies suitable to their business interests. And one has to look at these years of economic integration and the promotion of a Turkish cultural image to consolidate a material base abroad as measures on behalf of the business class.
Turkish soap operas, Fetullah Gülen’s schools teaching African or Central Asian kids Turkish language and culture, even the Turkish Language Olympics; the rising profile of Turkey simply means that Turkish investments abroad can eventually entrust their expansion on a receptive, Turkish-educated local business class. However, it was the issue of marketing a cultural image in conjunction with the needs of the Turkish political class that was missing. This changed with Erdoğan. It is with very pragmatic eyes that we must evaluate his role as the rising Turkish star among the Arab masses buying into the aesthetics and values he promotes.
From the 1990s it seems that Turkey decided that with respect to the Balkans, the Caucasus region, and its Arab neighbours, it was going to engage in a policy of investment to enable Turkey to leverage its crucial geostrategic location at the crossroads of the Middle East, Asia, and Europe. Turkey also has pursued a very aggressive set of policies of investment in both Africa and Central Asia. So, reengagement with Syria and the Arab world was one piece of a much larger project, one which should not be mistaken for any kind of reinvention of the Ottoman Empire. Rather it allows Turkish government to expand on what it had already been doing domestically: a neoliberal economic strategy of investment as a basis for growth, the development of constituencies, and foreign relations.
Whatever Erdoğan and Davutoğlu had in mind when they started pushing Assad for reforms, they would not have expected this to take so long - and at such costs. This is the irony of Turkey: they were trying to transform Syria into a safe market haven, but it is now just a lost market. Of course, Turkish capital will recover, and that business class so at ease with AKP policies will benefit from whatever will come out of the current crisis. But while they are right in expecting that they will eventually have the lion’s share in the upcoming Syrian reconstruction, the AKP might in fact find itself paying a high price for its regional policies. Because beyond bigger business interests, there are the smaller entrepreneurs who have lost trade, there are the seasonal labourers and the factory workers who have lost work. They are the larger electoral basin of Southern Turkey. And they will hardly forget the catastrophe that hit them, the day Erdoğan decided to take sides on the Syrian issue. And they might remember it when it is time to vote.
(This article was written with Annalena Di Giovanni.)

Abdullah Öcalan’ın İmralı’da Pervin Buldan, Sırrı Süreyya Önder ve Altan Tan’la yaptığı, bir MİT yetkilisinin de hazır bulunduğu görüşmenin tutanakları bugün yayınlandı. Bu tutanakların gerçek olup olmadığı elbette ancak ilgililerin teyid edebileceği bir husus. Dahası görüşme tutanaklarının, aradaki kimi anlam kopuklukları nedeniyle eksik olduğu da anlaşılıyor. Dolayısıyla tutanakların yayınlanan bölümünden aceleci siyasal sonuçlar çıkartmamak gerek aslında.
Ancak görüşmenin (eğer tutanaklar doğruysa) bir bölümünde Öcalan’ın kullandığı bazı ifadeler oldukça (en hafif deyimle) sorunlu. Şöyle diyor (tutanağa göre) Öcalan: “Anadolu İslamlaştıktan sonra, bin yıllık bir Hıristiyanlık öfkesi var. Rum, Ermeni, Yahudi, Anadolu’da hak iddia eder. Laiklik, milliyetçilik kisvesinde elde ettiklerini kaybetmek istemiyorlar. Aslında Sırrı Sakık’ın Kafkaslardan geldiler sözü doğruydu ama açıklayamadı. Kürtler kendilerine yer arıyorlar. Kürtlerin devletten dışlanmaları son yüzyıldır. Abdülhamit bile onlara yer verdi. Mustafa Kemal de başta yer verdi. Devreye giren İsrail lobisi, Ermeni ve Rumlar, ‘Kürtler ne kadar dışlanırsa o kadar başarılı oluruz’ diyorlar. Bu paralel devlettir. Bin yıllık bir gelenektir. Türklerin karşısına ne kadar Kürt çıkarırsak, o kadar Türk koparırız. Kürtlerle Türkler karşı karşıya gelirse, taviz alırız diyorlar. Türk Kürdü ezmeli, Kürt Türkü vurmalı.” Öcalan görüşmelerin (tutanağa göre) başka yerlerinde de “ Ermeni lobisi etkili. 2015’le gündem olmak istiyorlar” ya da “ABD’de Yahudi, Ermeni ve Rum lobileri stratejik ve taktik müdahale ediyorlar. Her üçü de Anadolu çıkışlıdır” gibi ifadeler kullanıyor.
Kesinliğini bilmediğimiz bir görüşme tutanağında geçen bu ifadeleri büyüteç ve cımbız vasıtasıyla “deşmek”, öyle uzun uzadıya ele almak belki doğru değil. Bu tutanakların yayımlanması devlet kaynaklı bir (Türkiye’de nedense herkesin sevdiği o ifadeyle) “psikolojik harp harekâtı” da olabilir pekâlâ. Zaten oldukça çetrefilli bir süreçte olduğumuz malum. Ancak lütfen bir endişeyi da ifade etmeye izin verilsin: Kürt meselesinin çözümü, yani eşitlik temelinde bir barış gayrimüslimlerin ötekileştirilmesi, yeniden bir ortak düşman olarak kodlanmasıyla mümkün olabilir mi gerçekten? AKP’lilere, ortalama milliyetçi-muhafazakâr zihin dünyasına yakın gelecek bu argümanların (yani gayrimüslimlerin bir Türk-Kürt yakınlaşmasını baltaladığı, gayrimüslim “lobilerinin” derin devlet olduğu) kullanılmasıyla adil bir barış söz konusu olabilir mi? Kürt hareketi ve bizzat Öcalan malum çevrelerin diline pelesenk ettiği “Ermenilik”, “lobilerin aracı olmak” gibi çirkin-mesnetsiz saldırıların yıllarca nesnesi olmuşken bu dili yeniden üretmek doğru mu? Barış, Abdülhamid’in “İslam anasırının birliğini” andıran bu imaların işaret ettiği zeminde gerçekleşebilir mi, gerçekleşirse sağlam bir temeli olur mu? Türklerle Kürtler arasında samimi ve adil bir barış için gayrimüslimlerin bir kez daha ve illa düşmanlaştırılması mı gerekiyor?
Bu satırlar lütfen bir eleştiri, polemik ya da yergi olarak değil, eşitlik temelinde adil bir barışa inanan birinin gerçekten samimi kaygıları olarak okunsun.

Bugün 25 Ocak. İki yıl önce Mısır’da Mübarek’i devirecek ayaklanmanın başladığı gün. Mısırlılar ilk bakışta garip görünecek şekilde “devrimlerinin” yıldönümünü Mübarek’in düştüğü 11 Şubat’ta değil, ayaklanmanın başladığı 25 Ocak’ta kutluyorlar. Bu basit bir takvim tartışma ya da tercihi değil, ülkede yaşanan sürecin nasıl tanımlanması gerektiğine ilişkin kritik de bir tercih. Sokaktakiler 11 Şubat’a değil de 25 Ocak’a, yani “sona” değil de “başlangıca” işaret ederek devrimlerinin tamamlanmadığını, devam etmekte olduğunu vurgulamış oluyorlar dolaylı olarak.
Arap dünyası ve “devrim”i durulmuş değil, öyle kısa zamanda da durulacak gibi görünmüyor. Son dönemde gerek Mısır’da gerekse Tunus’ta yeni bir işçi militanlığı dalgası ve yeni kurulan hükümetlerin otoriter yönelimlerine karşı mücadele bunun en açık ifadesi. Bu iki “politik devrimin” tetiklediği tektonik kaymanın Ürdün’den Sudan’a yeni alanlara ulaşması da bir başka gösterge. Dolayısıyla bir “devrim”den değil, bir “devrimci süreç”ten bahsetmek daha isabetli. Mısırlılar bu nedenle olacak kendi devrimlerini, kalkışmanın başladığı tarihten hareketle “25 Ocak Devrimi” diye adlandırıyorlar. Yaşanmakta olanın bir seferde olmuş bitmiş bir hadiseden ziyade bir “süreç” olduğunu belirtiyor olması açısından isabetli bir ifade bu. Zira Arap coğrafyasında tanık olduğumuz şeyin, tamamlanmış bir “devrim” olarak basit bir biçimde eski rejim liderinin devrilmesine indirgenmeyip uzun vadeli devrimci bir süreç olarak tanımlanması gerekiyor. Aslında Mübarek’in 11 Şubat’taki istifası gibi Ben Ali’nin 14 Ocak’ta kaçışı, örneğin (teşbihte hata olmaz) Fransız Devrimi gibi uzun bir süre sürecek olan, hâlihazırda devam eden devrimci sürecin bir aşamasından başka bir şey değildir. Hatırlanacağı üzere, Fransız Devrimi 14 Temmuz 1789’da başlamıştı ve birçok tarihçinin iddia ettiği üzere ancak on yıl sonra Napolyon Bonaparte’ın “18 Brumaire” (9 Kasım 1799) darbesi ile tamamlanmıştı.
Bir uluslararası ayaklanmalar süreciyle karşı karşıyayız. Bunun ilerleme devreleri olduğu gibi gerileme, bastırılma, ihanete uğrama, çürüme, yozlaşma devreleri de söz konusu olabiliyor. Burada doğrusal bir evrim beklemek siyasal süreçlere dair ziyadesiyle mekanik bir algının ürünü olabilir ancak. Devrimci bir süreç, tamamlanmamış, ucu açık bir tarihsel dönemi imler. Çok farklı alternatiflerin gündemde olduğu, neticesi ancak güç ilişkilerinde yaşanacak değişimlerle tayin edilebilecek belirsiz bir süreçtir söz konusu olan.
Çin devriminin liderlerinden Çu En Lay’a atfedilen bir hikâye, devrimci süreçlerin sonucunun ne olduğuna dair “aceleci” sonuçlar çıkartmanın abesliğini mübalağalı bir üslupla ortaya koyar. Rivayete göre Çu’ya Fransız Devrimi hakkında ne düşündüğü sorulduğunda kendisi, “daha konuşmak için çok erken” demiş… Tam bu “erkenliği” vurgulamak için Rosa Luxemburg’un 1905 Rus devriminin haberleri üzerine yazdığı satırları anımsatmakta yarar var: “Devrim ateşinin mutlakiyetçiliğin yüzyıllar boyunca oluşmuş buzulunun altında parlak bir alevi tutuşturması sonsuzluk kadar zaman aldı; hiç değilse devrimci sabırsızlık ve Rus halkının çilesi zaviyesinden ölçüldüğünde. Şimdi ölüm sancıları içerisindeyken dahi tehlikeli olan kana susamış mutlakiyetçilik canavarının kesin olarak yenilmesi, muhtemelen ve kesinlikle, popüler zaferlerle yenilgiler arasında gidip gelen, sayısız kurbana malolan korkunç mücadelelerden oluşan uzun bir dönemde gerçekleşecek. Tıpkı büyük Fransız Devrimi’nde olduğu gibi, Rusya’da da günler ya da aylarla değil, ancak yıllarla hesaplanabilecek bir devrimci dönem için hazır olmalıyız.” Evet, aynı şekilde, Suudi Arabistan’ın doğu bölgelerinde kitle protestolarına ya da Sudan’da “kemer sıkma” politikalarına karşı ayaklanma haberleri gelirken Arap coğrafyasında “günler ya da aylarla değil, ancak yıllarla hesaplanabilecek bir devrimci dönem için hazır olmalıyız.”

Samatya’da son bir ay içerisinde bir dizi Ermeni kadının saldırılara maruz kalması bir tesadüf mü, tesadüf olabilir mi? Bunlar (devlet erkânının pek sevdiği tabirle) “münferit” hadiseler mi? Yaşanan saldırılar bir metropolde hayıflanarak da olsa “normal” saymamız gereken vaka-i adiyeden suç olayları mı?
Hikmet-i hükümetin yahut devletin kurucu rasyonelinin gayrimüslim topluluklara karşı işlenmiş büyük suçlara bulaşmış bulunduğu bir ülkede hayır. Bu ülkede bir Ermeniye karşı yapılan bu türden her saldırı, hiç değilse potansiyel olarak bu devlet aklına dayanır, ondan esin alır. Onun “milli” eğitimle, medyayla şuna bunla içselleştirilmiş, popüler kılınmış versiyonlarında moral dayanağını, ideolojik meşrulaştırılmasını bulur. Gayrimüslim “ekalliyet” topluluklarına ait bireyler bu durumu çok iyi bilirler. Sıradan bir didişmenin, gündelik bir tersleşmenin büyük bir ihtimalle kendilerine (en iyi ihtimalle “kibarca”) bu topraklarda “yabancı” ve en nihayetinde ancak belli sınırlar dahilinde “hoşgörülebilir” insanlar olduklarının hatıratılmasıya sona ereceğini tahmin ederler. Bu zaten sıkça deneyimledikleri ve daha küçük yaştan içselleştirdikleri bir haldir.
Benim bu durumla ilk karşılaşmam, halı silkeleyen komşuya çıkışan annemin karşılaştığı tepki üzerine oldu. Bir apartmanda yaşayan komşular arasında gayet sıradan bir atışma mevzuu, komşunun anneme “o kadar şikâyet edeceksen memleketine dön” tepkisiyle bambaşka bir mahiyete bürünüvermişti. Halının silkelenip silkelenmemesi gerektiği tartışması “milli” bir “dava” oluvermişti. Gündelik bir deneyim (ve muhtemel maddi bir tehdit) olan bu durum karşısında gayrimüslimler mümkün mertebe etliye sütlüye bulaşmaz, alttan alır, hır çıkarmamaya, fazla görünür olmamaya çalışırlar (annem alttan almamıştı o ayrı).
Gayrimüslimlerin varlığı bizatihi “Türklüğe hakaret” sayıldığından onlara düşen olabildiğince silikleşmek, görünmez olmaktır. 1920’li yılardan itibaren “Türklüğe hakaret” davaları furyasını babalarından ninelerinden duymuşlardır zaten. O dönemde bir gayrimüsimle derdi olan hemen herkesin başvurduğu yaygın bir silahtı “Türklüğe hakaret” suçlaması. Rum bakkala şu ya da bu sebeple diş mi biliyorsunuz, Ermeni komşunuzla mı dalaştınız, Yahudi terzi elbisenizi istediğiniz gibi yapmadı mı, basardınız “Türküğe hakaret” şikâyetini olur biterdi. Arşivler bu “Türklüğe hakaret” suçlamalarıyla dolu: “Türklüğe hakaret eden bahçıvan Mığırdıç hakkında takibat yapılması”, “Türklüğe ve Cumhurbaşkanı’na hakaret eden İstanbul Taksim’de Mari kızı Kosti, Marik kızı Javik, Abraham hanımı Hayganoş ve Formo kızı Filipe haklarında takibat yapılması”, “Türklüğe hakaret eden Kayseri’den Madam Mari hakkında takibat yapılması”, “Türklüğe hakaret eden İmroz’dan Estrati kızı Afridi hakkında takibat yapılması”, “Türklüğe ve orduya hakaret eden Kiryako hakkında takibat yapılması”, “Türklüğe hakaret eden Ankara’dan Musevi elbiseci Yasef hakkında takibat yapılması” vs. vs.
O nedenle Samatya’da yaşananlar “münferit” vakalar mı diye düşünerek kendinizi fazla yormayın. Ermenilere, Rumlara, Yahudilere sorun. Daha iyisi, gözlerinin içine bakın, cevabı hemen göreceksiniz. Onlar bu ülkede ölüsünün yasını tutmanın, cinayete kurban giden için adalet istemenin dahi “Türklüğe hakaret” sayılabileceğini bilirler çünkü. 1927 yılında Elza Niyego adlı Yahudi genç kadının kendisinden yaşça hayli büyük bir erkeğin, eski bir subayın “aşkına” yanıt vermeyince katledilişi iyi bir “örnek”. Osman Ratıp adlı şahıs, Elza’yı uzun bir dönem taciz ettikten sonra, Elza’nın nişanlandığını öğrendiğinde genç kadını işinden evine dönerken sokak ortasında bıçaklayarak öldürür. Elza’nın cenazesine 20 bin insan katılır, cenazede “adalet istiyoruz” sloganları atılır. Basın (o zaman daha medya yok) durur mu, hemen durumdan vazife çıkartır ve cenazenin “Türklüğe” bir “hakaret” teşkil ettiği temasıyla bir tezvirat kampanyasına girişir. Öyle ya bir gayrimüslim öldü diye ortalığı velveleye vermeye gerek yoktur. Cenazeye katılan birçok Yahudi gözaltına alınır, dahası Yahudilerin ülke içinde serbest dolaşımına kısıtlar getirilir. Mesaj nettir: “Gâvur gâvurluğunu bilmeli” fazla ses çıkarmamalıdır.
Bu memlekette söz konusu gayrimüslimler olunca gündelik bir tersleşmeyle (modern tabirle) “nefret suçu” arasında sadece bir adım, hem de küçücük bir adım vardır. O küçücük adımın kolayca atılabilmesinde bunca pervasız olunabilmesinin nedeni, Arat Dink’in deyimiyle “av” olmakla “yem” olmaktan başka “şansı” olmayan gayrimüslimlerin cinai olan ya da olmayan yöntemlerle “tasfiyesinin” (zaman zaman gündeme gelen) “milli” bir politika olmasıdır. Dolayısıyla Samatya’da işlenen suçlar “münferit” değil gayet “muntazam”, yani usule uygun, kaideye muvafık, “nizamlı” hareketlerdir ve zaten derdimizin tam da o “nizamla” olması gerekir.

İsrail’de seçimlerin ülkedeki (korkulduğu ölçüde olmasa da) sağa kayışı teyit ettiğinden bahsediliyor ana akım medyada. El Fetih sözcüsünün dediği gibi seçimler, “ırkçı sağ partiler arasındaki bir boks düellosu” olarak cereyan etti. Avigdor Lieberman gibi bir faşistin bile artık “merkez” bir siyasetçi gibi görünmesi, onun mutedilleşmesinin değil, ülke siyasetinin daha da sağcılaşmasının işareti. Bu hususta çok şey yazılıp çizilmiş olsa da İsrail’de siyasal merkezin giderek sağ kayıyor oluşunun nedenleri pek tartışılmıyor. Sanki parlamenter demokrasilere özgü sağ ve sol arasındaki dengedeki periyodik (ve “normal”) değişimlerden bahsediliyormuş gibi bir hava mevcut. Oysa mesele çok açık aslında: İsrail’in Filistin’i işgal ve kolonizasyon politikaları asıl olarak kendi toplumunu uçuruma ve yok oluşa sürüklüyor. İşgal altındaki bölgelerde her türlü acımasız şiddeti uygulayan, Filistinlileri kişiliksizleştirmek ve teslim almak için her türlü aşağılayıcı uygulamayı benimseyen, Batı Şeria ve Gazze’nin tüm altyapısını tahrip eden İsrail politikalarının kendi evinde yarattığı çürüme, tüm toplumu bir varoluş krizine sürüklüyor. Bu kriz siyasal bir yozlaşmaya neden oluyor ve çok lafı edilen “sağa kayış” da işgal ve savaş politikalarının yarattığı bu çürümenin bir ürünü.
İsrail, Filistinlilere uygulanan şiddeti meşrulaştırmak için onları insandışılaştırıp adeta bir “terörist halk” olarak algılatmaya çabalıyor. Böylece dünyanın en güçlü beşinci silahlı gücü ve “nükleer kulübün” üyesi İsrail, işgal altındaki silahsız bir halka karşı “nefsi müdafaa” ya da “hayatta kalma savaşı” verdiğini iddia edebiliyor. Filistinli imgesi şeytanlaştırılarak verilen mücadele bir “varoluş”, bir “ölüm-kalım” mücadelesi mertebesine yükseltiliyor. Ancak bir kez bu “ya biz ya da onlar” mantığı benimsendiğindeyse artık nerede durulacağı meçhul. Artık bir ulusal var kalma mücadelesi olarak anlaşılan siyaset ister istemez daha saldırgan ve daha askeri bir mahiyet kazanır.
Irkçı işgal politikası, İsrail siyasetinin yozlaşarak ordunun, gırtlağına kadar yolsuzluğa bulaşmış politikacıların, aşırı dinci ve milliyetçi partilerin etkisinin artmasına neden oluyor. Sivil kurumlar, hukuk ve demokrasi hızla aşınırken, toplumsal hayat güvenlik paranoyasının, kuşatılmışlık psikolojisinin, yabancı düşmanlığının ve şüphenin esiri oluyor. Gündelik hayat rutininin tümü güvenlik korkusunca belirleniyor, eleştirel düşünce baskı altına alınıyor ve toplumsal hayat militerleşerek şiddete ve ırkçılığa teslim ediliyor.
İsrail Filistin’i parçalar ve Gazze’yi bir gettoya dönüştürürken aslında bizzat kendisi giderek tepeden tırnağa silahlanmış bir gettoya dönüşüyor. İsrail kendi nüfusu için bir hapishaneye, bir yeraltı sığınağına, İsrail’de Siyonizm karşıtı solun önemli isimlerinden Michel Warchawski’nin deyimiyle bir “açık mezara” dönüşüyor.